Bir ‘binary code’* olarak ‘sıkıntı’

Zihnimin derinliklerinde gezerken önüme düşen bir dosya ile dikkatim dağıldı ve durup düşünmeye başladım. Hangi raftan düştüğünü bulana kadar baya bir vakit geçti. O yüzden masalardan birinin üstüne bıraktım çıkarken.

 

‘Sıkıntı var’ ve ‘sıkıntı yok’ ifadelerinin, son zamanlarda geniş kitleler üzerinde bir ‘binary code’ olarak yerleştiği üzerine zihin meclisimde bir bildiri yapılmıştı ve bilinçaltı kurulu tarafından bu dosyaya bir sürü örnek yazılmıştı.

 

Birtakım insanlar için hayatın bu iki ifade üzerinden ilerlediğini düşünüyorum.

 

Örnek cümleleri biriktirdik.

 

Otobüste karşılarındaki kızı (biri çaktırarak, öbürü çaktırmadan) inceleyen ve ona dair görüş bildiren oğlanlardan birinin dediği ‘Kızın duruşunda bir sıkıntı var’ gibi.

 

Sıkıntı var 1 ise, sıkıntı yok 0 olarak düşünülebilir. 1‘ler ile 0‘ların sayısı eşit olmayacak, bazı bölgelerde 1‘lerde yoğunluk gözlenirken, bazı kısımlarda da 0‘lar gözünüze fazla görünebilir.

 

‘Algıda seçicilik’ klasöründekilerle de örtüştüğü kısımlar olabiliyor tabii ki.

 

‘Geçenlerde geldiler, bazı konularda sıkıntıları varmış’ diyerek anlatımda bulunan, bu cümleyi kurmasına rağmen kaç tane okuldan mezun olduğu duyulduğunda halkın bazı kesimlerinde ayağa kalkıp saygı amaçlı önlerini iliklediği bir kişi.

 

Market rafına yerleştirmesi gereken malları yere düşürdüğü için panikleyen diğer çalışanlara ‘sıkıntı yok’ diye seslenen genç.

 

‘Defansta büyük sıkıntı var’ diye gözlem yapan spor yorumcusu mesela.

 

Evet. 1‘ler 0‘lar havada uçuyor, yazılı ve sözel hayatta.

 

* buraya kadar geldiysen

Dekorasyon meraklılarına

Your house  your choicesGittiği her yerde çevresinin farkında olan, çevresinden tat almaya çalışan insanlar başta olmak üzere iç mimarlar, evinin meraklıları, DIY ustaları ve mobilya dekorasyon ürünleri satan e-ticaret siteleri için güzel bir araç devreye girdi Decosetter.

Decosetter’a yüklenen herhangi bir dekorasyon fotoğrafının içindeki ögeler (koltuk, masa, sandalye, vazo, ev elektroniği… gibi) satışı olan e-ticaret sitelerindeki profilleri ile eşleştirilerek tag’lenebiliyor. Sizin yüklediğiniz bir fotoğraftaki ürünü tanıyan ya da benzerini bilen birisi de fotoğrafınızdaki ürünü tag’leyebilir, bu durumda siz bu linki/ürünü kontrol edip yanlış ise etiketi kaldırabilirsiniz.

Yüklenen fotoğrafta bulunan ağırlıklı renkler de otomatik olarak tag’leniyor, böylece kafanızda aşağı yukarı bir renk var ise, o renklere sahip ürünlerin olduğu fotoğrafları görebilmek de mümkün.
Fotoğraflar, mimari tarza, dekorasyon stiline ve oda şekline göre tag’lenebiliyor. Fotoğraf albümleri mantığında kurgulanan board’lar var ve sınırsız sayıda board açarak kişiye özel kategorizasyon yapmak da kolaylaşıyor. Mesela ben wishlist adıyla bir board oluşturdum. İlham board’u inspirations board da evinize uygulayabileceğinizi düşündürten veya ilk gördüğünüzde bayıldığınız dekorasyon fotoğraflarını biriktirebileceğiniz bir board olabilir.

Sitedeki faaliyetlerinize göre decoscore ölçülüyor. Fotoğraflarınız like edildikçe skorunuz artıyor. Şimdilik sadece facebook connect ile girilebiliyor siteye, kolayca fotoğraf yüklenebiliyor.

Bazı ürünler, bazı sektörler

Bir süredir dikkatimi çekmeye başladı, günlük dile ‘duşakabin’ olarak yerleşen, başka nasıl ifade edeceğimi bilemediğim zımbırtının camlarına odaklandım. Problem şu: Su ile iyi bir şekilde geçinmesi gereken bir ürün olmasına rağmen, her duştan sonra üzerinde ‘su izleri’ tutan bir ürünü piyasada hala bu şekilde tutmaya devam eden birileri var demek ki diyorum.

Ürünü piyasaya sürdüğün sırada, bu kusurun farkına varmamış olabilirsin (aslında o da çok zor değil, duştan akan bir su ile bir cam yığınını bir araya getirip, bir süre gözlemek uzaya astronot yollamak kadar karmaşık bir şey değil) fakat ürünü piyasaya sürdükten sonra ürünü kullananlardan gelen en küçük uyarıyı bile dikkat almak gerekir. Feedback muhtemelen şu şekilde olacaktır: ‘Duş yapıldıktan sonra, su izleri camda kalıyor. Bu konuda bir şey yapın.’ Uzaya adam yollamak kadar zor bir şey değil: Su lekesi bırakmayan bir malzeme ile kaplamak, farklı bir cam kullanmak…

Benzer bir durumu yeni nesil mutfak tezgahlarında görüyorum. Eski mermer veya başka malzemelerle yapılmış tezgahlar tek bir kalemde ‘hijyenik değil’ bahanesiyle kenara atıldı. Yeni ürünlerde ise yine duşakabin camları ile benzer bir kusur oluyor: Su ile yaşamak zorunda olan bir ürünü geliştirdiğiniz zaman ‘su lekesi bırakmamaya’ çalışmak üretici için en büyük araştırma-geliştirme kalemi olmalı. ‘Hijyen’ gibi bir madde üzerine odaklanmak tüketicide herhangi bir ‘ölçüm mekanizması’ olmadığı için boşa çalışmak gibi oluyor. Hiçkimsenin evinde ‘hijyen ölçücü mikroskop’ veya ‘hijyen-dedektörü’ olduğunu ve ‘hijyen sağlamıyor bu ürün’ diye iade edildiğini düşünemiyorum nedense. Varsa da bunu söyleyenin savını nasıl ispat ettiğini merak ediyorum açıkçası…

Konu şuraya geliyor: Sattığınız ürünü kendiniz en basit kullanım adetleri ile deneyin zira belki de içinde bulunduğunuz piyasadaki tüketiciler, malı direkt olarak satın alan kişiler olmayabilir ve bu yüzden şikayetlerini size iletemiyor/iletmiyor olabilir.

Normal bir tüketiciye de şunu söylemek kalıyor: ‘Bunca alanda ilerledik diyorlar ama hala suyun bıraktığı izlerle uğraşıyoruz..’

iki

-  İnsanlar, sağcılar ve solcular olmak üzere ikiye ayrılır evlat.

Duyduğum bu cümle ile irkilmiştim. Otobüste, yanındaki çocukla tartışan adamın bu cümleyi kurma biçiminden ve anlatmak istediklerinden ziyade, tam o sırada 2 rakamını düşündüğüm için idi bu irkilmem.

-  Acaba düşüncelerimizi okuyabilen insanlar var mıdır? Diye içimden geçirdim o sırada.

2, güçlü bir rakam. ‘’İki kişinin bildiği sır değildir’’ özlü sözünden başlayarak ikiye ayrılmak, ikilemek, iki, çift… İki insana ‘insanlar’ diyebiliriz. ‘‘Two’s a crowd’’ tabirini de atlamamak lazım. Bu da 1eyci birisinin bakış açısı olsa gerek.

Yaz: İnsanlar, düşünceleri okuyabilenler ve okuyamayanlar olarak ikiye ayrılır evlat.

İlişki olması için en azından iki kişi gerekir. Hayvanlar için de, insanlar için de. Dünya iki yarımküreden oluşur. Her yerde 2 karşımıza çıkar. Hayatta 2 rakamı ile karşılaştığımız her durumu yazdığım bir defterim vardı. Acaba nerede….

Yaz: İnsanlar, kadınlar ve erkekler olmak üzere ikiye ayrılır evlat.

Demiştim size. İstisnalar bile kaideyi bozamaz.

Yaz: İnsanlar, ikinin gücüne inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılır evlat.

Başlayıp da bitirmediğim romanımın ismi de 2 idi. Sıkıcı olmaya başlamıştı benim için. Her şeyi 2’ye indirgeyen sıkıcı bir karakterin romanının olması fikri, yazarına bile sıkıcı gelmişti, okurların 2nci sayfadan öteye gidemeyeceğini düşündüğümden biraz ara vermiştim.

Yaz: İnsanlar, roman yazanlar ve yazamayanlar olarak ikiye ayrılır evlat.

İnsanlar düşünenler ve düşünmeyenler olarak da ikiye ayrılabilir. Şu anda içinde bulunduğumuz otobüsü hayatın bir simülasyonu olarak algılarsak, düşünenlere ve düşünmeyenlere rastlayabiliriz. Mesela şu karşımda uyumakta olan çocuk. ‘’Uykudayken düşünebilir miyiz acaba’’ diye düşüncelere sevk ediyor beni.

Yaz: İnsanlar, kazananlar ve kaybedenler olarak ikiye ayrılır evlat.

Bu da yanlış değil ki. Fakat tabii kimi zaman kaybedenler de kazanmaya başlar, kazananlar da kaybetmeye başlar. Bu durum elbette bu cümleyi yanlış kılmaz. Her durumda bir kazanan ve 1 kaybeden olacaksa… Evet: İnsanlar, kazananlar ve kaybedenler olarak ikiye ayrılabilir.

Yaz: Kazananlar da, çok kazananlar ve az kazananlar olarak ikiye ayrılır evlat.

Elbette bu durum da görecelidir ama her zaman ‘çok kazanan’ ile ‘az kazanan’ olacaktır. Kaybedenlerin olmadığı dünyada.

İnsanları 1ey olarak ele almayı deneyeyim. Her insanın iki tarafı olabilir: Mutlu ve mutsuz tarafları. Güçlü ve zayıf yanları. İyi ve kötü yanları. Çocuk ve yetişkin yanları. Hırslı ve hırstan yoksun yanları. Daha fazla ikiye ayırmaya devam edeyim mi?

Koca bir parça etin herhangi bir yanından ilk bıçak darbesiyle kestiğiniz zaman da o eti 2ye ayırmış olursunuz. Bu sizi ‘bıçak kullanan insanlar’ ve ‘bıçak kullanmayan insanlar’ ikilemesinde bir tarafa yerleştirir.

Yaz: İnsanlar, et yiyenler ve et yemeyenler olarak ikiye ayrılır.

Canlılar da et yiyenler ve et yemeyenler olarak ikiye ayrılıyor. Et yemeyenlere otoburlar dense bile, onlara et yemeyenler demek zorunda kalıyoruz. Canlıları da ikiye ayırdıktan sonra devam ediyoruz.

Yaz: Televizyon programları, başarılı ve başarısız olanlar diye ikiye ayrılır evlat.

Başarının da göreceli bir kavram olduğunu iddia edebilirsiniz. Şunu da görmezden gelmemeniz gerekiyor ki, sizin başarısız bulduğunuz programı başarılı bulan insanlar ve başarılı bulmayan insanlar olarak ikiye ayrılan başka bir 2li grup da oralarda bir yerde olacaktır. Aynı zamanda dünya üzerinde iki yarımküreden birindesiniz siz de.

Yaz: İnsanlar, matematiği iyi olanlar ve matematiği kötü olanlar olmak üzere ikiye ayrılır evlat.

Bir matematik hocası bu cümleyi size söylediği zaman da kendinizin hangi sınıfta olduğunu biliyor olacaksınız. Öğretmenin gözünde bu iki sınıftan hangisinde olduğunuzu öğrenmek için biraz daha beklemeniz gerekiyor zira öğretmeniniz yılın ilk dersini bu cümle ile açtı. Tanıştınız.

Yaz: İnsanlar, öğretenler ve öğrenenler olmak üzere ikiye ayrılır evlat.

Arada bir bu iki sınıf arasında gezinti yapabilirsiniz ama unutmayın, karşınızda bir öğreten olduğu müddetçe her daim öğrenenler tarafında kalıyor olacaksınız. Öğretenler sınıfına geçtiğiniz zaman, öğrenen bulmakta zorluk çekebilirsiniz. Canınızı sıkmayın, bu sefer de kendinizi ‘öğrenci bulan insanlar’ ve ‘öğrenci bulamayan insanlar’ ikili sınıfından birinde bulacaksınız.

Yaz: İnsanlar cennete gidecekler ve cennete gidemeyecekler olarak ikiye ayrılır evlat.

Burada hangisinden olacağınızı siz de dahil olmak üzere kimse bilmiyor olacak. İster istemez bu ikisinden birindesiniz. Tadını çıkarın. Öyle bir şey olmayacak deseniz bile yine bir ikili sınıfın içindesiniz.

Yaz: İnsanlar hayatın tadını çıkaranlar ve çıkarmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır evlat.

Hayatın tadını çıkaramayanlar diye bir sınıf daha olduğunu düşünebilirsiniz ama bu tamamen kendinizi kandırmak demek olur. Eğer bu cümleyi duyduğunuzda ‘çıkaramayanlar’ sınıfının varlığını da düşünerek itiraz etmeye hazırlanıyorsanız, bahane uyduruyorsunuz demektir. Sonuçta insanlar hayatın tadını çıkaranlar ve çıkarmayanlar olarak 2ye ayrılır. Çıkaramayanlar diye protesto etmeye devam ederseniz bir sonraki ikili gruba geçin.

Yaz: İnsanlar hayatın tadını başkaları yüzünden çıkaramadıklarını düşünenler ve kendi beceriksizlikleri yüzünden hayatın tadını çıkaramadığını düşünenler olmak üzere ikiye ayrılır evlat.

olsa

Çoğu arkadaş diyaloğunda geçer:

- Şu filmi seyretmiş miydin sen?
- Seyretmez olur muyum hiç…

Halbuki diyalog haricinde bu bilgiler fazla paylaşılmaz. Kimin neyi seyrettiğini/seyretmediğini öğrenmek için ‘sormak’ gerekir. Profiller sıklıkla ‘favori filmleri’ bölümü ile doludur. Facebook’ta herkesin hangi filmleri seyrettiğini, hangilerini ‘henüz’ seyretmediğini gösteren bir şey olsa ne güzel olurdu. DVD BluRay hediyeleşmelerinde de güzel bir database sağlardı arkadaşlar arasında.

IMDB’deki film detay sayfalarında facebook’la entegre bir ‘seyretmiştim’ butonu koymakla başlanabilir (veya IMDB’den bağımsız olarak, film listesini oradan alıp başka bir yere bunu taşıyarak yapmak gibi, belki) Öte yandan insanların şimdiye kadar seyrettiği filmleri bir şekilde database’e girerken yaşayacağı ‘seyretmiş miydim ben bunu ya?’ diye düşünmesi onlara ‘düşünecek güzel bir şey’ verebilir.

Öte yandan arkadaş çevrenizde kimin hangi filmleri seyrettiği bilgisi ile birlikte, bir filmin box-office rakamlarının yanında, tv’de, dvd’de veya korsan yollarla da olsa o filmi seyreden dünyada kaç kişi olduğu güzel bir şekilde ortaya çıkabilir belki.

Olsa, güzel olurdu.

entrepreneurs roundtable 2′nin ardından

digital age eylül 2010

Bugün İTÜ Teknokent 2′deydik. Entrepreneurs Roundtable İstanbul’un ikincisi Ziya Boyacigil’in katılımı ile gerçekleşti. Girişimcilik ile ilgili Ziya Bey bir cümle söyledi ki, bugün duyduğum en hoş cümlelerin başında geliyor herhalde: Girişimcilik, tepeden aşağıya atlamak gibidir. Aşağıya varana kadar paraşütü de yapmanız gerekir. (Çevirince böyle bir şey olacak sanırım). Zira biliyorsunuz ki toplantılar global komüniteye taşınacağı için çok zorda kalınmadıkça İngilizce yapılıyor (sunumlar ve soru/cevap kısımları).

Sunum yapan girişimler de sırasıyla; facebook üzerinden oyunlar üreten gamester, tüm fırsatları tek bir maille size duyurup, istediğiniz kategorideki fırsatlardan haberdar olmanıza yarayan aggregator GrupGuru, mobil asistan çözümleri ile lokasyon bazlı uygulama çözümleri sunan MobAssist, web siteleri ve portallar içerisinde arama motoru hizmeti veren kimola ve son olarak küçük işletmeler için çeşitli alt gruplarda tasarım ve baskı çözümleri sunmak için tasarımcılarla/işletmeleri bir araya getiren idemama.

Geribildirimleri, sohbetleri, tanışıklıkları ile güzel bir entrepreneurs roundtable daha geride kaldı. Sonraki organizasyonlarda görüşmek üzere. www.eroundtable.net adresinden ve twitter.com/eroundtable adresinden takipte kalabilirsiniz.

Hızlı düşünce

Hızlı bir şekilde yazıyorum ama altta klasik müzik çalıyor. Laut.fm’deki (az olan) klasik müzik kanallarından birindeyim* şu anda. Alman servisi laut.fm ile nasıl karşılaştığımı düşünürken yanlışlıkların, birbirine girmişliğin ve internet servisleri arasındaki iletişimin artık ne kadar iç içe geçtiğini ifade edebileceğimi sağlayan bir örnek olduğunu fark ettim:

Şöyle ki; Hakia’nın SenseNews servisindeki isim alert’lerimden birinde, hiç tanımadığım birisinin murat ve kaya kelimelerini bir arada kullanarak twitlediği bir mesajın içerisindeki Laut.fm linkini görüyorum. Ses kalitesi ve müzik çeşitliliği açısından bağımlılık yapacak olan Laut.fm ile karşılaşıyorum. Sıralama, Hakia, Twitter, Laut.fm şeklinde ilerliyor. Ve tabii ki her tarafından olduğu gibi, bir süre sonra ana sayfadaki Facebook like’ından laut.fm’i like ederken buluyorum kendimi.

Laut.fm’de klasik müziğin hızı yavaşladı, ama house, soul ve 80′s kategorilerindeki radyolara arada bir takılın derim. Ses kalitesi hoşunuza gidecektir eminim. www.laut.fm (site almanca ama çözmesi kolay)

* Bahsi geçen kanal.

Social Network

Aaron Sorkin’in fabrike edeceğini biliyordum ama hikayeyi bu kadar dar bir alana sıkıştıracağını beklemiyordum. Social Network’ün değindiği konular çok genişmiş gibi görünse de hepi topu iki-üç yıllık bir dönemi (haydi en fazla 7 yıl olsun) anlatmakta Aaron Sorkin’in zorlandığını hissettim. Film öncesindeki tek beklentim, Zuckerberg’in daha önceden bahsettiği facebook’un global patlamasını yapmadan önceki Istanbul gezisinin nasıl işleneceği idi ama filmde buna dair hiçbir ize rastlayamadım. (Cidden, hala Zuckerberg’in İstanbul’da kiminle görüştüğünü merak ediyorum)
Girişimcilik kelimesinin bir filmde bu kadar fazla geçtiğini hatırladığım başka bir ‘mainstream’ film daha var mıydı şimdi çıkaramıyorum.
Filmi ‘fikir nasıl bulunur’ gözlüğü ile seyretmek de çok büyük zevk veriyor. Facebook’u ve içindeki gelişmeleri birebir gözleyen insan sayısı da azımsanamayacak kadar çok olduğu için gelişiminin nasıl olduğunun ‘kurgu’ da olsa hikayesini görmek zevkli oluyor.
Sonuç: Tavsiye olunur (şiddetle)

fazla mesai sorunsalı ve odaklanma

Son yıllarda fazla mesai kavramının her sektöre iyice yayıldığını görüyorum. Kulakları çınlasın, Ali Taran’dan başka bu konuyu ciddiye alıp ‘fazla mesai yapan adamdan hayır gelmez’ düşüncesine kapılan kimse olmadı gibi geliyor bana. Reklam sektöründe, bilişim sektörününde, her geçen gün bir şeyler oluyor ve fazla mesai yapan insan sayısı artıyor. Bunun sonuçlarında da mutsuz çalışan sayısı ile işsiz kalan insan sayısı artıyor.

Yeni ekonomi ile bunun şekli değişecek elbette ama yeni ekonomiyi tam olarak hayatımıza alıncaya kadar (toplumun geneline yayılmasından bahsediyorum) bu konu üzerinde işverenler de, çalışanlar da büyük zarar görüyor.

İşveren açısından, işinden mutsuz, günlük hayatından geri kalmış, yorgun/argın çalışanlar demek iken; çalışanlar açısından da ‘kariyer’ adı verilen yolda yaşanan tökezlemeler ile birlikte gelen mutsuzluklar ve en basitinden yapabileceği şeyleri bile yapamadığı zamanlarda yaşayacakları huzursuzluklar olarak hayata yansıyor. İşin öte yanında da ilişkilerin/evliliklerin zor zamanlar yaşamasına da etkisi olmasından dolayı sosyolojik boyutlarda da üzerinde çalışılıp, resmi çözümler gerektirecek bir konu haline geliyor.
Fazla mesai derken, sevdiği işte, sevdiği işleri yaparak çalışan insanları ayrı tutmak gerekiyor elbette. Bu tip bir çalışma koşulunda insanların tatil bile yapmaksızın, ‘çalıştığını bile hissetmeden’ yaşadığını görüyoruz fakat bu şanslı insan kitlesi binde bir oranında kalabilecek kadar azınlığın yaşadığı bir mutluluk.

Elbette başarılı diye adlandırılan insanların geçmişinde ‘fazla çalışma’ faktörü de var. Tabii ki bir önceki paragrafta bahsettiğim şey burada devreye giriyor: Sevdiği işte çalışan insan ne kadar çok çalışırsa o kadar mutlu olur.

Fazla mesai yüzünden yaşanan problemlerde resmi kanalların devreye girmesini beklemek yerine, varın daha az kazanın ama sevdiğiniz işleri yapın. Robert Kiyosaki’nin ‘Zengin Baba Yoksul Baba’ adlı kitabını okuyun. Yapmak istediğiniz işi yapın, hayalinizdeki mesleğin gerçekten sizin mesleğiniz olup olmadığını görmek için kendinizi ertelemeyin. Deneyin, görün, mutsuz iseniz vazgeçin, mutlu olacağınız işi arayın.

Hatta mutsuz çalışanlarla dolu bir ekonominin ilerlemeyeceğine dair de bir çalışma var mıdır acaba diye düşündüm şimdi.

grup alışveriş siteleri ve ER-Ist

Geçtiğimiz ay grup alışveriş siteleri üzerine yazı hazırladım. Bu ayki (Eylül) digital age dergisinde görebilirsiniz. Elbette ki yer sıkıntısı yüzünden mümkün olduğu kadar önemli kısımları cımbızlayarak hazırlamaya çalıştım fakat aklımda birkaç nokta kaldı.
Birincisi internette geliştirilen iş modelleri arasında belki en hızlı kendini nakide çevirebilen bir iş modeli olduğu için girişimciler arasında bu kadar tutulan bir iş modeli olduğu ortaya çıkıyor. Zira elde edilen cirolara bakıldığı zaman çoğu internet iş modelinin ancak birkaç senede ulaşabileceği miktarlardan bahsedilebiliyor.
Bilhassa Markapon’un kurucu ortaklarından Can Turanlı’nın kurduğu bir cümle beni çok etkiledi. Turanlı, iş açıldıktan 20 gün kadar sonra tüm çalışanların maaşlarının çıktığını ve kısa bir süre içerisinde aylık en az 1 milyon TL’lik bir ciro oluşacağını beklediğini söylemişti. Hani internet üzerindeki iş modellerini de bir kenara bırakalım, offline dünyadaki bir mağazanın bile açıldıktan 20 gün sonra tüm çalışanlarının maaşlarını ödeyebilecek hale gelmesi belki çok çok az mağazaya kısmet oluyordur…

İnternet girişimcilerine her anlamda destek olmayı kendine misyon edinmiş bir başka organizasyonun da Türkiye ayağı geçtiğimiz ayın son günlerinde İstanbul’da gerçekleşti. Entrepreneurs Roundtable‘ın İstanbul organizasyonu beklediğimin çok üzerinde bir katılımla tamamlandı. Twitter’dan takip ettiğim, uzun zamandır tanışmak istediğim Barış Aksoy‘un gelmesi ise bir şans oldu. Groupon klonlarına ve Gilt (bizdeki Markafoni) klonlarına olan rağbet (hem girişimci tarafında hem de kullanıcı tarafında) Türkiye’nin olduğu kadar Amerika’da da trending topics listesinde olduğunu söyledi. ‘Gün geçmiyor ki yatırım arayan bir Gilt klonu kapımızı çalmasın’ diyordu.

Amerikan VC firmaları Türkiye pazarına girmeyi daha çok buradaki fonlarla birlikte yapıyorlar. Şimdiye kadar yatırım yaptıkları şirketleri Amerika’ya çektiklerine ve en azından oradan takip etmeyi tercih ettiklerine rastlamıştık. Fakat Barış bir de Türk girişimcilerin 100 bin dolarlık fonlarla daha çok ilgilendiklerini ve işlerini geliştirmek için daha fazla paraya ihtiyaçları olduğunda bile o 100 binlik yatırımlarla yetinmeye çalıştıklarını gözlemlediğini söyledi. Bizde girişimciler daha büyük paralar isteyerek yatırımcıları korkutmak istemediği için belki de böyle bir tutuma giriyorlar. Har vurup, harman savuranlar da yok değil tabii. Hele ki şu sıralarda VC fonlarının etkinliği konuşulurken Türkiye’nin yavaş yavaş doğruluyor olması bu ülkenin şansına olabilir. Türkiye’deki maliyetlerin düşüklüğü bizim için yazılım maliyetleri, çalışan maliyetleri olarak geçerli oluyor fakat bu fonlar için daha farklı masraflar çıkartıyoruz (satın alma maliyetleri, vergiler, şunlar, bunlar). Mevzuatın bu yönde biraz daha iyileştirilmesi gerekiyor. Umarım abuk sabuk erişim engellemeleri yerine internetin bu tarafıyla da ilgilenen birileri vardır.

Sonuç olarak geçtiğimiz ay boyunca Türkiye’de internet işlerinin bir önceki yıla oranla daha canlı geçtiğini görmek umut verici bir gelişmeydi. Umarım bu hızla devam ederek Türkiye’yi internet girişimleri açısından da kendi kendine yeten (ve hatta bununla da kalmayıp tüm bölgeyi ve dünyayı besleyen) bir ülke olarak görebiliriz kısa süre içerisinde.

Meta