Entrepreneurs Roundtable İstanbul’da

Murat Aktihanoğlu’nun New York’ta başlattığı ve hızla yayılan Entrepreneurs Roundtable ateşi sonunda İstanbul’a da geçti. 28 Ağustos’ta ITU teknokent’te ilk ER Istanbul yapılacak.

İlk ER Istanbul toplantısına Intel Capital’dan Barış Aksoy geliyor. Barış, Powerpoint desteği olmadan yapılacak kısa sunumları dinledikten sonra bu girişimcilere sorular soracak ve yorumlar yapacak. Salondaki izleyiciler için de bir yorum yapma ve soru sorma bölümü olacak.

Şimdi ER New York ile ER Istanbul arasında bir karşılaştırma yapma fırsatı bulacağız. Zira paylaşımcılık konusunda iki kültür arasındaki fark ER toplantılarında ortaya çıkacak diye tahmin ediyorum. Bizim diğer piyasalarımızdaki ‘gizleme’ dürtüsü internet piyasamıza da yansımamalı. ER, etohum ve benzeri girişimlerin üzerindeki en büyük sorumluluklardan biri de bu kültürün bu ülke piyasasında oturtulması. ‘Korku kültürü’ diğer piyasaların içine etse de, bu pazarın içine etmesine izin vermemek aslında hepimizin görevi.

Neyse, ER’a dönersek: ER’ın asıl misyonu, girişimcilerin sunum yaptıktan sonra ihtiyacı olan mentor’luk hizmetlerini de ER bünyesindeki kişilerden alabilmelerini sağlamak. Girişimcinin ihtiyacı olan alanda desteği, mentorluk hizmetini alabileceği bir yer olarak ER başladığı ilk günden beri elindeki network’ü değerlendiriyor ve bu network her geçen gün artıyor.

ER Istanbul davetiyeleri uzun bir süre önce tükendi. Fakat bekleme listesinden şansınızı denemek isterseniz, buradan buyurabilirsiniz.

15 Ağustos’tan beri

Blogu açtığım günden beri ilk defa bu kadar uzun bir ara vermişimdir herhalde.

Ben yokken olanları bir sıralayayım kendimce:

En önemlisi, Michael Jackson yaşıyordu ve son konser serisine hazırlanıyordu. Gitti.

Hmm. Başka ne vardı.

Galiba başka ‘önemli’ diyebileceğim bir şey olmadı galiba.

Kendimle ilgili olanlar zaten ayrı. 

Bitti.

Dağılabiliriz.

ben yokken

Diye başlayan bir şey yazacağım burada. Bu da teaser’ı.

2010 başlasın.

canınız drama çekiyorsa; bu filmi bir seyredin

Cameron Diaz’ı hep ‘eğlenceli kız’ olarak algı dünyama yerleştirmişim. Charlie’s Angels ile de biraz aksiyon eklemişim Cameron Diaz algıma. Daha önce herhangi bir dramada oynayıp oynamadığını bile bilmiyorum. Fakat My Sister’s Keeper’da izlerken hiç yadırgamadım.

Bir annenin, bir çocuğunu kurtarmak için öteki çocuğunu feda edip edemeyeceği üzerine kurulmuş bir drama. Annenin hırsı, çocukların çaresizliği ama bir yandan da tüm olumsuzluklara rağmen kısmen mutlu hayatları. Hikayenin anlatıcısı feda edilen çocuk Anna. Baba rolünde Jason Patric, anne rolünde Cameron Diaz: Her saniyesinde bunun bir film olduğunu unutturan, izleyicisini hikayenin içine etkili (baya bir etkili, neredeyse gerçek) bir şekilde çekmeyi beceren bir drama.
Filmden çıkarken, kendi kendime ‘on üzerinden bu filme bir not vermen gerekseydi, kaç verirdin?’ diye sordum ve ‘neredeyse 10’ diye cevapladım.
poster1
Afişlerin önünde ‘hangi filme girsek’ diye düşünürseniz ve gözünüze bu afişteki mutlu insanlar ilişirse; mutluluğun değerini bir daha hatırlamak için bu filmi tercih edin derim.
Kız kardeşimin hikayesi adıyla gösterime girdi bile. Bir Nick Cassavetes filmi.

metrodan kaçış

Geçen hafta Cuma günü gösterime girdi bu film. Dar bir alana sıkışmış, güzelce sıkıştırılmış, heyecan dozu iyi ayarlanmış, beklentileri çok yükseltmemesine rağmen yine de kendini takip ettiren bir film. Kamera hareketleri ve müzikleri için bile izleyebilirsiniz. Denzel Washington, John Travolta, John Turturro ile güzel bir karışım olmuş.

Notlarım: Denzel Washington’ın kendisi veya menejeri (veya belki ikisi birlikte) Al Pacino gibi hikaye seçmeyi iyi beceriyor. John Travolta daha fazla film çekmeli. John Turturro için de aynısı geçerli. John Travolta’nın sesi, kötü adamı oynamasına rağmen bana hâlâ ‘komik’ geliyor. Yıllardır bu adamın ses tonunun çok ‘eğlenceli’ olduğunu düşünürüm. Bu filmde yine aynı hislere kapıldım.

felekten bir gece


Son zamanlarda seyrettiğim en ‘Amerikan’, güldürü unsuru üst seviyede ve hikaye kurgusu iyi yapılmış film: The Hangover (Felekten Bir Gece)

Haftasonu yapılacak şeyler arasına mutlaka bu film de alınmalı.

Fragmanlarına bakıp filmi izledikten sonra ‘yok bu fragman gerçekten de iyi bir fragman olmuş’ dediğim film son zamanlarda denk gelmiyordu. The Hangover’ın ilk fragmanını gördüğümde ‘işte bu filmi merak ettim’ hissine kapıldım.

Şimdi filmi izledikten sonra fragmana tekrar döndüğümde, ‘fragman da iyi yapılmış, film de iyi yapılmış’ diyorum.

Bekarlığa veda partisi yapmak üzere Las Vegas’a giden birbirinden her açıdan farklı dört karakterin düğüne yetişme hikayesi. Klişe gibi gelse de kulağa, inanın filmi izlerken pek klişelere rastlamayacaksınız. Bagajdaki adam kim, tavuk otel odasına nasıl geldi, banyodaki kaplan ne yapıyor, Mike Tyson bir hikaye ile nasıl ilişkilendirilir, grupta her daim sakin kalmayı becerebilen birisinin olması neden iyi bir şeydir, dolaptaki bebek oraya nasıl gelmiştir?

Bu sorulara cevap ararken, bir güzel de eğleneceksiniz. Bu yazın en eğlenceli filmlerinden biri olabilir. Haa ‘duygusal komedi diye bir şey olmaz’ diyenler de olabilir. İnanın bu ‘duygusal’ komedi değil: Saf komedi.

Jenerik akarken salondan çıkamayacağınızı hatırlatıp (hikaye jenerikte de devam ediyor), tavuğun oraya nasıl geldiğini anlarsanız tekrar buraya uğrayıp bana anlatmanızı bekleyeceğim.

yeni zaman kavramı

En son 27 Nisan’da yazmışım buraya. Utanç verici. Çoktandır rahatsızım bu halden. Sanki bok varmış gibi her şeyin peşinden koşturuyoruz. Default ayarlarda yaşamaya zaten vakit yetmiyor çünkü teknoloji hayatı kolaylaştırdıkça kendimize yeni bir ‘meşgale’ daha satın alıyoruz. Bir de bunun üzerine ‘normalde yaptıklarımı artık daha hızlı yapabiliyorum’ diye güvenerek üzerine yeni işler bindiriyoruz.

Sonra iki yazı arasında bir mola vereyim derken okuduğum yazı, beni utanca sürüklüyor. Yazı burada. (İngilizce)
Aynı hissi başkaları da yaşıyor diye mutlu olup, dert etmemek de çözüm değil. ‘Yalnız değilmişim’ mantığı ile geçiştirilebilecek bir şey de değil bu.
Bahane üretmek mi? Evet, ben hâlâ öyle görüyorum. Daha fazlasını yapabilirim, para harcıyormuş gibi düşünerek zaman kavramı üzerinde ‘üçün beşin hesabını’ yapabilirim. Buradan artırdıklarım ile şuraya üç-beş satır koyabilirim.
Son zamanlarda iyice fark ediyorum ki ‘beş dakika sonra vereceğim’ diyen çok çok çok az kimse gerçekten beş dakika sonra verebiliyor söz verdiği şeyi. Bunlardan biri de benim tabii. Altıncı dakikaya sarkıyorum. ‘Altı dakika sonra vereceğim’ demekle de yedinci dakikaya sarkacağını biliyorum. Amma çok şey biliyoruz öyle değil mi? (bok!)
Kendi kendine söylenirsin işte. 
Kendi kendime konuşuyorum burada.
Ya yeni bir zaman kavramı inşa edeceğiz ya da bu şekilde yaşayacağız. Veya üçüncü ve dördüncü yolları keşfedeceğiz. Beş? Altı? Olmaz mı? Kurcaladıktan sonra elmas bile çıkıyor yeryüzünden.
Ha tabii bir de ‘ne yapıyorsunuz uzaya roket mi gönderiyorsunuz’ diye şaşıracak bir grup da olur. Cidden. Uzaya roket mi gönderiyoruz? Bu kadar insan kalabalığı içerisinde, hâlâ bir sürü insan da o zamanı nasıl dolduracağını bilemiyorsa… Gelecek çok daha fecî demektir. Ne kadar karamsarım! Karamsar olmamak elde mi (bu konuda)?

Ay sonundan notlar

Boğaziçi Köprüsü’nün girişine ve çıkışına (üstelik bir tane de değil, üç tane saydım ben) kasis koyduktan sonra zaten tıkalı olan damarı kangren haline getirmeyi ‘becermek’ trafik cerrahisi başarısı mıdır, trafik kasaplığı başarısı mıdır? İnsan geçecek o köprünün üstünden. Onların zamanı seninkinden değersiz midir? İki araba geçecek diye saatlerce trafikte dikildiği zaman bu insanlar sen dizi seyrederek oturduğun evinde huzurlu mu oluyorsun?

‘Kasis’ internetteki sansüre, hayatta kendisini diğerlerinden ‘eğitim olarak üstün’ gören (öteki türlüsünü rüyasında bile göremez) insanların yaptığı müdahalelerle kolaylığı değil ‘zorluğu’ getirmesinin karayollarındaki karşılığıdır. ‘Hızlı gitmelerini engellemek için koyarız kasisi, yavaşlarlar’ mantığıdır. En ufak sokak aralarından, koskoca yollara kadar kasis döşeyerek ‘trafik eğitimi’ verdiğini zanneden acizin düşüncesidir. Elinde olsa güçsüz motorlu arabaları ‘halk arabası’ diye dağıtarak (öteki arabaların satışını yasaklayarak) insanlara yavaş gitmeyi öğrettiğini sanacak kendini dünyanın hakimi sanacak kafanın üretimidir.

TEM’e belirli aralıklarla kasis koyacak zekayı arıyorum ben şimdi. Hatta bir başka akıllının çıkıp da ‘TEM çok geniş diye trafik sıkışıklığı oluyor, birazcık daraltalım ve etrafındaki boş arazileri değerlendirelim de trafiği rahatlatalım’ demesine de şaşırmayacağım. Koyun kopyalamayı da beceriyorlar, şehir kopyalamayı niye beceremesinler(!) değil mi? Her gün okuyup da sayfalarını kapattığında bilinç altına attığın, senin memur olmayı beceremediği için medya hayatına atılmış kopyalarının, haber olsun diye karaladığı ‘gak dedi biri, ben onu guk yazayım da gık diye anlasınlar’ diyerek ne yazdığına bile bakmadan sayfaya verdiği salak gazete haberlerinde gördüğün hayat, o köprünün üzerinde yaşanıyor. Hiç trafiğin olmaması gereken bir saatte bile orada ağır aksak ilerleyerek saatlerini harcamış insanlar olduğunu düşünebiliyor musun? Düşünemezsin çünkü sen hayatında sadece ‘başkalarının kötü, kendinin eğitimli olduğunu’ düşündün durdun, buna da ‘düşünce’ denirse eğer.

Karayollarını özelleştirsinler diye önüme kağıt koysalar, imzamı basarım! İşçi olarak gittiğin ‘Alamanya’ otobanlarını birbirine övüp durursun sen ancak.
Mutfakta aşçı yamağı olarak çalıştın diye ‘gurme’ olduğunu düşünüyorsan tabii…

başka semtin çocukları


Bugün gösterime giren bir film var: Başka Semtin Çocukları.

Filmin galasının ardından, soru-cevap kısmında bir izleyicinin sorduğu sorunun içinde yatan çekintiydi beni Türk sinemasından kaçıran: ‘Ne zaman Türk sinemasında aydınlık, umut dolu filmler göreceğiz?’

Bu filmde, ‘drama’ kategorisinde olmasına rağmen çok fazla karamsarlık, karanlık, umutsuzluk veya ‘rahatsız edici ögeler’ gibi etkenler yok. Belki bu yüzden çok hoşuma gitti film. Ama daha ötesinde ‘önyargı’ üzerine gidişi beni etkiledi. Film boyunca önyargı kavramını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Varoşlarda dolaşan kamera bende diğer filmlerdeki kadar rahatsız edici bir ‘duygu sömürüsü’ hissi vermeden gezdirdi. Tanışıklığım olmayan insanların ‘kavgasına’ ve hayatına beni sokup çıkardı ama hiçbirini yargılamadı, hiçbirini ‘taraf’ olarak gösterip suçlamaya veya ‘ideolojinin’ içine bırakmadı. Bunların hepsini, izleyici olarak ‘bana’ bıraktı ve sonunda da etkili bir final ile resmen ‘yerime oturttu’.

Türk sinemasından benim gibi ‘karamsarlığından’ ötürü kaçan yüzlerce ve hatta belki de binlerce izleyici vardır. Eminim onlar da buna benzer bir tat yakalayacaklar bu filmde.
Oyuncu seçimi konusunda da ‘bu kadar olur’ dediğim bir başka Türk filmi hatırlamıyorum. Hiçbir oyuncu için ‘bu adam/kadın bu role gitmemiş’ cümlesini kuramıyorum.

Sıkı bir Türk filmi ve sıkı bir Türk önyargı hikayesi izlemek istiyorsanız, hem de içinizi karartmadan, bu mümkün.

www.baskasemtincocuklari.com adresinden gösterildiği salonlara bakıp, güzel bir haftasonu izlencesi yapabilirsiniz. Hatta sırf son bölümde Eyşan Özhim’in özkardeşine anlam dolu bakışlarını izlemek için bile gidebilirsiniz.

Belki ilk defa, bir Türk filminden çıkarken içiniz kararmadan ayrılmış olursunuz. Benim hislerim aynen böyleydi. Yazanlara, yönetene ve oynayanlara teşekkürler.

müzik alışverişi

Power FM tarafından kandırıldığımı düşünüyorum. Anlatayım:

Power FM’de duyduğum zaman ‘hmm, iyi’ dediğim bir şarkı vardı son zamanlarda. Şu anda halen arada bir çalıyor. Power’ın ilk günlerden beri yaptığı ‘compilation’ albümlerinden yenisi de şu sıralarda çıktı. Radyoda reklamları da dönüyor ve albümdeki şarkılar kısa kısa dinletilerek ‘albümde bunları bulacaksınız’ diye reklam yapılıyor. Benim bahsettiğim bu şarkı da (DJ Pippi & Danny Marquez – God is Love) bu reklam içerisinde geçiyor. Her şey normal.
Gidip albümü alıyorsunuz ve heyecan içerisinde CD’yi takıyorsunuz. Peki karşınıza ne çıkıyor? Radyoda çalan, reklamı yapılan ‘mix’ değil de, sıradan-baştan savma bir versiyonu konmuş albüme!

Böyle bir durumda ne dersiniz? ‘Kandırıldık’. Geçmiş (mi) olsun? Mu acaba?

Peki çözüm: Power FM bana (ve bu şarkı için albümü alanlara – hani beleşe indirmek varken para verip satın alan enayilere!) şarkının radyoda çalan mix’ini özel bir single CD’si ile göndermeli. Ayrıca radyoda dönen o spot’u ‘albümde sattıkları versiyon’ ile değiştirmeli.

Meta