Nisan başından notlar

Tıbbî atıkların üzerinde ‘dikkat tıbbî atık‘ diye uyarı oluyor. İyi ki blogların hepsinin üzerine bir üst kurul çıkıp da ‘dikkat zihinsel atık‘ diye bir uyarı koymak zorunda bırakmadı. Polyanna’cılık oynamak gibi olacak ama sanırım öyle. Trafikteki durum ile blogları birbirine benzetiyorum, şöyle ki: Aynı yol üzerinde gidip geldiğinizde, her yolun kendine has trafiğini çözebiliyorsunuz. Bu sırada şunu da görüyorsunuz ki trafikteki problem yollardan değil sürücülerden ve trafiğin akışını sağlayamayan araçlardan kaynaklanıyor. Sağ şeritteki kamyonun hızını beğenmeyip, onunla aynı hızda gidiyor olmasına rağmen sol şeride geçip ilerlemeye çalışan tır, aşağı yukarı on kilometre gerisindeki trafiğin akışını tıkıyor. Bu durum da çok öznel bir şey olduğu için çözüm öyle kolay değil. Taksiciye sorsan acelesi var, sol şeritte yavaş giden adama sorsan ‘bok mu var?’ Trendy sanılmak için ‘bloglar yükselişte’ demeyin, blogları kullanmayı bilmediğinizde trafiği tıkarsınız sadece. Bloglar da trafiğe laf etmeden önce kendi sürüş hızlarına ve trafiğin akışına ne katkıda bulunduklarına baksın. Henüz ne karayolları trafiği yerine oturdu, ne de bloglar. Geçtik.

Pembe Panter serisi, Bond serisi gibi ilgimi çeken bir diziydi. O yüzden Blake Edwards yapımı olmayan ilk filme gitmekten çekindim. Halen de izlemiş değilim. İkinci filmden önce sadece film ile ilgili yapılan Pembe Panter Kanyon’da sitesinde fragmanı izlemiştim. Jean Reno’sundan, Andy Garcia’sına, Alfred Molina’sına ve şu Bollywood’cu kızına (adını copy paste yapmadan yazamıyorum bile, o yüzden çok uzun ömürlü olmaz herhalde – Hollywood bu kıza yeni bir isim bulmalı) kadar bir sürü suratı görünce hmm bir gidip görelim dedim. John Cleese’i unutmadım tabii ki. Fransız aksanını her zaman komik bulduğunu söylemiş John Cleese. Bu duygu, muhtemelen dünyada Fransızca konuşmayan tüm insanlar için geçerli herhalde. Steve Martin’in Fransızca konuşması bana pek komik gelmedi ama Fransızca konuşan birilerini (birkaç kişi olması gerekiyor zira sesler üst üste biniyor ve kimin kimle konuştuğu, kimin kimi dinlediği belli olmayan bir hale geliyorlar) gördüğüm zaman ben de gülmemek için kendimi zor tutuyorum, dudak ısırmak güzel bir çözüm oluyor. Ah Fransızlar ve Fransa. Cidden, şu Fransız bankasında kaybolan milyon dolarların başına ne geldiği ortaya çıktı mı? Ben takip etmedim. Komik.

Twitter’da kurumsal kullanıcılar iyice sıkmaya başladı. Sadece Twitter’da değil, Facebook’ta ‘gerçek insanlar’dan gelmedikçe atılan ‘kurumsal, grupsal’ mesajlara bakmıyorum bile. Aynı davranışı gösteren insan sayısının az olmadığını da düşünüyorum. Düşünsenize, ‘ortaya karışık’ atılmış mesajlar artık kimin ilgisini çekiyor? Twitter demişken, daha bir tane update’i olduğu halde binlerce insanı takip etmeye başlayarak ‘hey bakın, ben diye biri var’ mesajı veren kullanıcıları ‘ayıp olmasın’ diye takip listesine ekleyen bir o kadar da insan çıkıyor. Peki ya sonra ne oluyor? Bu kişiler takip listesinden alakasız insanları çıkartarak kendisine ‘follower’ edinmiş oluyor. Twitter’ı böyle kullanacaksanız, tuvaletinizi daha rahat yapmak için de pantolonlarınızı çıkarıp etek giyin derim. Bu tip durumlar için Qwitter diye bir şey var. Sizi takip listesinden çıkartan kişiyi size mail ile iletiyor, hangi Tweet’inizden sonra ‘unfollow’ yaptığını söyleyerek. Kullanın, Twitter’ı kimin, nasıl kullandığını görün ve Twitter’ı kullanmadan önce oturup nasıl ‘avantaja çevirebileceğinizi’ düşünün. Otomatiğe bağlayıp ‘sosyal medyada aktifiz’ diye ortalıkta gezinmeyin! Geçtik.

Blog Ödülleri başladı. Oy vermeyi unutmayın. Ben hangi bloglara oy vereceğime karar veremedim. Bir inceleme yapmayı talep ediyorum kendimden.

Çok aksi hissettim kendimi. Daha güzel post’lar yazmalıyım sanırım.
Yaz geldi desem?

Reklamlara bakmayan birine de reklam ulaşır

Askerlik yaptığım 4-5 ay haricinde doğru dürüst gazete okumaktan zevk almadığım için gazete okumadım, televizyon haberlerini seyretmek hoş gelmediği (ve vaktini yiyip durduğu için) haberleri de seyretmedim, haber duymak benim için ‘zevkli bir deneyim’ olmadığı için oturup haber de dinlemedim.

‘Haber’ denilen şeyin, ne olduğunu ve neden insanların bunu üretmek için bu kadar yırtındığını da anlayamadım.
Benzeri bir ‘üzerine düşmeme’ eğilimini reklamlara karşı da gösteriyorum. Hem de yıllardır. O yüzden birilerinden duymadıkça veya televizyonda arada bir yapılmasında kendim için sakınca görmediğim ‘maç seyretme’ seanslarının arasında denk gelmedikçe reklamlarla karşılaşmıyordum. Fakat buna rağmen ‘bilmem ne yılının en sevilen reklamları’ diye bir dizi yapıldığında ‘iyi de, ben reklamları seyretmediğim, okumadığım, bakmadığım halde bunların bir kısmını yine de biliyorum’ da  dedim. Birileri bunun üzerine konuşmadıkça kimseler reklamı fark etmiyor (bence).
Peki buna rağmen ben şu dido reklamlarını ve ardından ‘lütfen biri şu kampanyayı yayından kaldırsın’ diye yalvaracak hale geldiğim flexi reklamlarını nasıl gördüm?
Cevabını henüz bulamadım.
Ama şu flexi reklamları için lütfen birisi bir şey yapsın. I’m a mac, I’m a pc çok tuttu abi, biz de şunu yapalım diye yapılmış bir salak reklam dizisi gibi algılıyorum ben onu ve flexi’yi gözümde onu canlandıran o salak karakterle eşit görmeye başlıyorum. Cidden. Nasıl bir casting’dir ki, o pervaza geri zekalı gibi yapışarak konuşan ve devamlı pişmiş kelle gibi sırıtan tipi kendisine ‘marka görüntüsü’ olarak seçebilir bir firma? Aklım almıyor.
Benzer durum kendi bilgisayarını bir ‘köpek’ yerine koyan marka için de geçerli! Bir kimse çıkıp da ‘abi bizim ürün neden köpek olarak resmediliyor burada’ diye sormadı mı? Köpek, sadık diye mi, köpek hızlı diye mi, minik bir köpek olduğu için sevimli diye mi?
Haa eğer ‘ne kadar kötü reklam filmleri bunlar’ diye senin hakkında cümleler sarf edilmesini ‘başarı’ olarak görüyorsan, o zaman başka, ama bu sefer de ‘insanların aynı cümleleri kurmasını sağlamak için yapılacak daha enteresan şeyler var’ diyeyim. ‘Reklamın iyisi kötüsü olmaz’ diyen kim ise, iyi bok yemiş! Peçete verin üstüne de, ağzının kenarında kalanları temizlesin bari.

Seven Pounds

7_pounds
Yine hiçbir şey bilmeden izledim. İlk yarısında hafiften sıkıldım, biraz yorgunluktan kaynaklanan uyku da vardı. İkinci yarısında film bir dolmaya başladı ve bittiğinde ‘yapma ya’ diyerek kaldım yerimde. 

Şöyle güzel bir hikaye seyretmek istiyorsanız, gidin Seven Pounds’u izleyin. Duygusal yanınızı kontrol edemiyorsanız, bir de pamuklu bir şeyler giyin üstünüze. Gözyaşı çıkarsa son bölümlerde, siliverirsiniz çaktırmadan.

Will Smith’ten başkası olabilir miydi bu filmde diye düşünemedim bile. O kadar iyi oturmuş ki bu filme.
Çok konuştum. Siz 13 Mart’ta (yarın) gidin izleyin işte. Pişman olmayacaksınız.

Çağrışım yapmak

Şu Dido reklamlarını ilk gördüğüm günden beri, hâlâ ne zaman izlesem aklıma Adidas’ın 2002 Dünya Kupası’ndan kalma Footballitis kampanyası geliyor. Algım değişmiyor. 
[youtube=http://www.youtube.com/watch?v=aMTFqsfkXDs]

Fakat geçtiğimiz günlerde radyoda denk geldiğim Dido’nun yeni radyo spotu ise bana başka bir durum yaşattı. Başladığı zaman Vodafone reklamı zannettiğim bir reklam, ortasından itibaren Dodileyerek Dido reklamına dönüverdi. Kastî bir şekilde yapılmış ve Vodafone’u çağrıştırması için hazırlanmış bir tuzak gibi adeta. (Bu kıyağı, bir başka firmaya kim yapabilir? Neyse ki aynı pazar içerisinde bir firma değil.)

 
İşte o sırada şunu düşündüm: Herhangi bir reklam filmini, radyo spotunu, cartı curtu prodüksiyondan çıkarttığınız gibi müşterilere ‘o sıralarda radyolarda, televizyonlarda dönmekte olan reklamlardan oluşturulmuş yapay bir reklam kuşağının içine sıkıştırarak’ izletmek gerekiyor. Böylece hani müşteriye yapılan ilk gösterim sırasında, yönetmenin, ajans tarafındakilerin reklama onay verecek kişiye dönüp, içinden gururla ‘nasıl olmuş ama’ diye bakarken, dışından da ‘hadi lütfen beğen’ yalvarışlı bakışlarının (ya da tam tersi) olduğu sahnelerden de kurtulmak mümkün gibi geliyor bana. Hem de şu Dido ve Vodafone gibi reklam karmaşası içerisinden kendini farklılaştıramayacaksa bunun her iki taraf için yayına girmeden önce fark edilmesini ve o sırada odada bulunan ve diğerleri tarafından ‘muhalefet’ olarak görülebilecek (müşteri tarafından veya ajans tarafından herhangi birinin) ‘bu Dido reklamı, Vodafone reklamını çağrıştırıyor’ dediği sırada ‘haksız’ veya ‘muhalefet’ olarak veya ‘pislik’ olarak algılanmamasını sağlar. Bence.
Bir nokta daha var burada: Bu ‘yapay reklam kuşağında’ kullanılacak reklamların, farklı yerlere serpiştirilerek farklı dağılımlarla sunulması da önemli bir avantaj sağlayabilir. ‘Benden sonraki iğrenç’ diye biten bir reklamdan sonra, sizin reklam da ‘iğrenç demişken…’ diye başlıyorsa, bu da hesaba katılır hani.

Bu da böyle bir post. Reklamları arayıp bulup buraya embed edemedim Footballitis hariç. Halbuki yerli reklamlar için de güzel bir ‘toplama site’ olsaydı da tüm reklamcılar yaptıkları işleri oraya post etseydi. Biz de bu tip durumlarda filmleri/spotları/ilanları embed etseydik. Vardır belki ama, bak, aklımda kalmamış bile. Ya da ben hepsini silmişim kafadan. (ReklamPark vardı bir zamanlar. Hey gidi hey.)

İsmi Gran Torino olmasına rağmen arabalara neredeyse hiç değinmeyen film

DSCN4831

Gran Torino, karşıma ilk olarak Q’nun Ocak 2009 sayısının ilk sayfalarında çıkmıştı. Clint Eastwood’un müzisyen oğlu Kyle’ın önerisiyle Jamie Cullum ile tanışmalarını anlatacak olan bölüm ‘bir sonraki sayımızda’ diye duyurulmuştu. O gün, Clint Eastwood’un halen yaşadığını ve üstüne üstlük film yaptığını hatırlamıştım.
Açıkçası Warner Bros’un hatırlatmasına kadar filmin vizyona gireceğini de unutmuşum. Daveti görünce ‘işte bu kaçmaz’ dedim, Duygu Hanım da ‘Clint Eastwood olursa kaçmaz tabii’ deyince heyecanım iyice arttı ve soluğu salonda aldım. 
Genç bir adamın, yaşlı adam rollerini oynayabilmesi mümkün oluyor ama yaşlı bir adamın, genç birini oynaması mümkün olamıyor. (Hatırladığım kadarıyla böyle bir örnek yok.) Bu yüzden Clint Eastwood’un neredeyse yürürken bile zorlandığını perdede görmek (ve tabii hissetmek)  beni şaşırtmadı. Ama şaşırtan başka bir şey oldu: Filmin kendisi.
Yabancılara karşı son derece tahammülsüz bir adamın, film boyunca yumuşadığını izlemek (Tunç’un sıklıkla kullandığı deyimle) ‘günün sonunda’ ayrımcılığın insan ruhuna bir o kadar da zor gelen bir şey olduğunu görmek, beni etkiledi.
gran-torino-afis1
Mahallesinde azalan Amerikalılardan, yollarda artık hiç görülmeyen Amerikan üretimi arabalardan bile dertlenen yaşlı adam Kowalski bana çok tanıdık geldi. Bardağın hep boş tarafını gören Kowalski, sokakta dolanan ‘serseri mayınlardan’ ötürü haksız olmadığını hisseder ve hissettirirken de çok tanıdık geldi bize. Bu duygularla izleyiciyi filmin içine çeken Clint Eastwood, izlerken devamlı McKee’yi hatırlattı bana (huysuzluğuyla, kırışıklıklarıyla, asık suratıyla, bir türlü mutlu olmayan ifadesi ile) ve bir o kadar da McKee bu anlatımı beğenir miydi acaba diye düşündürttü. (Şimdi filmin IMDB sayfasına baktım da, rating’i 8.4 idi -39 bin küsur oy ile)
Korede savaşmış olması, çekik gözlülere karşı bir tahammülsüzlük getirmiş Kowalski’ye ama bir o kadar da çekindiği kültürden habersiz. Batıl inançlara sahip insanlar olarak baktığı kişilere karşı kendisinin bir ‘batıl inancı’ olduğunu gördükçe yumuşuyor ama yine de tam olarak kendini bırakamıyor. Felaketler onları bir araya getirene kadar. 
GTD-08221r-v2
Muhteşem görsel efektler, isminden ötürü araba takip sahneleri falan beklemeyin (her ne kadar filme adını veren şey Ford’un bir modeli olsa da), aksiyonu tüm hücrelerinize kadar vermek için hızlı geçişlere de ihtiyacı olmamış hiç bu filmin. Ama 116 dakikanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.
Daha fazla ipucu vermeden ‘sadece seyredin’ diyeyim. Hatta benim gibi, filme gitmeden önce bir fragman bile izlemez, bir IMDB sayfasına bile bakmazsanız, filmden daha fazla zevk alırsınız gibime geliyor. ‘Bu tip filmler bana uymaz’ diye hissediyorsanız, kendinizi gitmek için zorlayın. Genelde en güzel anlar ‘hiç gitmek istemediğiniz zamanlar’ kendinizi gitmeye ikna ettiğinizde yaşanıyor. Eminim harika bir his ile çıkacaksınız salondan. 
Gran Torino 6 Mart’ta sinemalarda. Sinemalar.com linki burada. Gösterim saatleri ve salonlar için, online bilet almak için MyBilet linki.

Uzmanlaşmaya direnmek

Zihnimin çalışma metodunu keşfetmeye çalışırken, bulduğum yöntemlerden biriydi: Bir şeyi önce gözlemlemek, ilk seferde sözcüklere aktaramadıysam birkaç farklı yerde daha gözlemleyince kelimelere dökmek ve sonra en başa dönüp ‘gözlem şu’ demek.

İlk olarak ne zaman karşılaştığımı, gözlemlediğimi veya hissettiğimi hatırlamadığım şeylerden biri ‘uzmanlaşma’ mevzusuydu. Halen gözlemlemeye devam ediyorum. En son David Meerman Scott, seminerde ‘belirli konularda uzman blogcuları bulmanız lazım’ dediğinde ‘ben hangi konuda uzman bir blogcuyum’ diye kendime sorduğumda not aldım bu konuyu. Bunu gören tek kişi ben değilim, insanların gözünün önünde cereyan ediyor. Kendileri de bunu ifade ediyorlar zaten ama çözüm çıkmıyor ortaya (veya kimsenin çözüm için sabredecek zamanı yok veya vakit harcayacak sabrı yok.) Sonuç her seferinde ‘bu kadar çalışan elemanın maaşını ödettirecekse, asıl işimizin yanında kurbanlık koyun bile satarız’ mantığına geliyor. Öte taraftan bir başkası fırlayıp ‘bizim neden markalarımız yok’ diye siyaset meydanı cümleleri kuruyor. Hani karşıdan karşıya geçerken yanımızda bizimle birlikte yürüyen bir zürafa görsek şaşırmayacak hale geldik galiba.
Global bir danışmanlık firması tarafından incelendikten sonra ‘her alana girmeye çalışmayın, kendinize bir nokta bulup oraya odaklanın’ raporu verilen bir firmanın sahibi diyordu ki: ‘Dalga mı geçiyorsunuz, burası Türkiye. Burada sadece bir şeye odaklanarak iş yapmak mümkün değil.’
Bu cümleyi duyduğumda (birkaç yıl oldu) uzun süredir içinde bulunduğum ‘acaba bende mi bir yamukluk var da, bir noktaya odaklanmakla yükümlü hissediyorum kendimi’ başlıklı bireysel bir düşünce karmaşasının içindeydim. 
Belki bunu sadece reklam ajansları, mecburiyetten (medikal ajanslar ve diğerleri diye ayrılması) yapabiliyorlardı ama yine diğer dallarda bir noktaya odaklanmak gibi bir ‘lüks’lerinin olmadığını hissettiriyorlardı. Hani şimdilerde bunu “konvansiyonel ölüyor galiba, yanına bir de ‘digital agency’ koyalım, paraları başkasına kaptırmayalım” diyerek de gösteriyorlar belki de. Veya bir konuda çok çabuk uzmanlaşıyoruz, elimizdekiler yetmediği için başka alanlarda da uzmanlaşmanın yollarını mı açıyoruz diye düşünüyorum?
Uzmanlaşma olmadığı için herhangi bir kurumun içinde, herhangi bir işi, herhangi bir kişi yapmak zorunda kalıyor. İşin tersi; suya düşen de yılana sarıldığı için, yılanın yüzdüğünü görüp ‘eee demek ki isteyince yapılıyormuş’ ithamı ile karşı karşıya kalıyor – kimse yapılmaz demiyor ki-. Sonra da oturup ‘askerlik anıları’ anlatırken ‘askeriyede televizyonu taşımak için elektronik mühendisi aranıyor’ diye esprisini de yapıyoruz bu piyasalarda, sanki ‘sivil hayat’ta işler farklı oluyormuş gibi. Ağzı iyi laf yapanın, kağıt üstünde de ‘iyi laf yazacağını’ düşünmekle (ya da tam tersi) geçiyor piyasalarda günler. 
Bu yüzden ‘yetişmiş eleman sıkıntısı’ diye bir dert var. Bu yüzden ‘atı alan Üsküdarı geçti’ diye bir kalıp-cümle var. Atı kullanan hiçbir zaman jokeyin kendisi olmuyor nedense. (Arabayı kullanan da pilot değil tabii.)
Bir diğer taraftan bakınca da uzmanlaşma ‘sıkıcı bir şey’ oluyor. Piyasadaki daralmalarda ‘sizin uzman olduğunuz iş dalı tükendi/daraldı, siz artık işe yaramayan bir pok-püsür uzmanısınız’ mı denecek sanılıyor?
Oturduğum yerden atıp tutuyorum işte. ‘Sen hangi konuda uzmansın’ sorusunun cevabını veremiyorum hâlâ çünkü kendimi hiçbir zaman ‘uzman’ gibi hissedemedim ben çalışma hayatında. Problem bendedir elbet. Belki kimse böyle hissetmiyordur, ona da inanırım. Bir araştırma olsaydı keşke. ‘Çalışanların mutluluk endeksi’ isimli geniş bir araziden ziyade, ‘kendi uzmanlık dalını bilen çalışanlar’ başlıklı müstakil bir yer olsa? Böyle bir yer var mı bildiğin?
Uzmanlaşmayı mecburen yapmak zorunda kalan bir başka dal geldi aklıma bu sırada: Tıp (sustum). 

hayat

Akşam Alanis Morissette dinlerken düşüncelere daldım. Önce aklıma geçen yıllarda tutmaya başladığım ‘hiç boşu olmayan albümlerim’ listesi geldi. Hiçbir şarkıyı atlamadan, ileri sarmadan dinlediğim, birden çok defa satın aldığım albümler listesi.  (Listeyi de bu post’un içine koyacaktım ki, bilgisayarın aylar önce içindeki her şeyi kaybetmesini hatırladım ve listenin de ‘o gidenler’ arasında olduğunu fark edip ufak çaplı bir hayalkırıklığı yaşadım şimdi. Olsun. Liste kafamda var nasıl olsa, sıkınca çıkıyor, portakal suyu gibi.)
Alanis’in ilk albümünden (Jagged Little Pill) başka bir albümü o listeye giremedi. Suç tamamen Alanis’te değil tabii ki çünkü ben de ilk albümü haricindekilere fazla vakit ayırıp dinleyemedim ve dinlediklerim beni ilk albümdeki kadar hızlı yakalayamadı.

Üzerinde Glenn Ballard imzası gördüğüm her albümü aldığımı hatırladım ondan sonra. (Uzun süredir albümleri prodüktörlerine göre dinlemediğim/almadığım kısmını da hatırladım.) Artık kaset/cd kapaklarını incelemediğimi de fark ettim. Sonra üzerinde Bruce Fairbairn ve John ‘Mutt’ Lange imzası gördüğüm tüm albümleri de gözüm kapalı aldığımı ve sevdiğimi hatırladım. Hatta Bruce’un soyadının yanlış olduğunu düşünürdüm: ‘Böyle bir yeteneği olan adamın soyadı Fair brain olmalıydı’ derdim kendi kendime.
Sonra da düşündüm, bu adamlar beni nasıl yakalayabildiler. Kelimelere dökülebilen herhangi bir etki yok. ‘Neden bu adamların çıkarttığı albümleri gözü kapalı alıyorsun? Hiç mi ıskalama şansları yok’ sorusuna verilebilecek bir tek cevabım yok. Peki bunu neden açıklayamıyorum?
Bu ve benzeri şeyleri, başkalarını ikna edecek -ama cidden ikna edebilecek- şekilde kelimelere dökemediğimiz için kendimizi rahatsız hissedebileceğimizi düşündüm. Her insanın başına gelir. Neden Coca-cola içiyoruz da Pepsi’ye burun kıvırıyoruz? Sadece tat farklılığı mı?
Yok. İşte, açıklayamıyoruz bir sürü şeyi. Neden açıklama ihtiyacı hissediyoruz ki? Birileri bize devamlı ‘şunun neden şöyle olduğunu açıkla’ deyip durduğu ve algılarımız artık sadece bu yönde çalıştığı için mi?
Sonra da kendime kızıyorum. ‘Şu müziği dinlediğin zaman düşündüğün şeylere bak!’ Birbirinden ne kadar kopuk şeyler. Eğlenceli bir müzikle hüzünlenen, hüzünlü bir müzikle eğlenip coşan bir hâle mi geliyorum bazen? Alanis’in de dediği gibi galiba: ‘It’s like rain on your wedding day, it’s a free ride when you’ve already paid, it’s a good advice that you just didn’t take, who would have thought it figures.’ 
İronik. Evet.

Gecenlerde lastikci diyordu ki: ‘abi cukurlara dikkat ediceksin yoksa lastik devamli yipranir ve patlama riski tasir.’

Ben de dedim ki: ‘Bana bir tane cukursuz yol soyle Istanbul’da’.

Ne kadar da kaniksadigimizi fark ettim o sirada. Cukursuz yol olmayacagi konusunda. Sahil yollarimiz bile igrenc, yabanci devlet adamlarini nasil geciriyoruz o yollardan, hadi onu gectim arac kullanarak vergi odeyen halkina, muhendislerinin muteahitlerinin ve devlet karayollarinin reva gordugu asfalt bu mu? Halbuki bir kasabin ‘aaa bu hafta dana eti gelmedi onun yerine at eti sattim size’ demesi, bir firincinin ‘un yoktu o yuzden size cimenden ekmek yaptim’ demesi ne kadar mumkun olmayan bir seyse, isi sadece yol insa etmek olan birilerinin de karayollarindan aldigi ihale ile milletine boyle bozuk yollar armagan etmesi ve bizim de ‘Cukursuz yol mu olur’ diye kendimizi kabullendirmis olmamiz, ne tuhaftir, ustelik yirmi birinci yuzyilda. hala. Colde insa edilmis otoyollarin hikayesini dinledigimizde sasiralim diye herhalde.

Aralık’ın sonu Ocak’ın başından notlar

Bloga eskisi kadar (eskisi dediğimiz de birkaç yıl önce) sık yazamadığım için geçtiğimiz ayın başında kendime yeni bir format seçmiştim. Amaç, oraya buraya yazıp (kağıt parçalarına yazdığımda daima kaybettiğim) notlardan bir derleme yapıp, post’u kısaca bitirmek.

Önce dolma/sarma ikilemine takıldım. Öğle yemeği saatlerindeydi sanırsam. Birilerinin sarma siparişi verirken “dolma” demesine takılıp kaldım. Bu insanların “dolma” siparişi verirken hangi kelimeyi kullandığını merak ediyorum çünkü. Dolmaya sarma, sarmaya da dolma demek kukuya pipi, pipiye de kuku demek gibi geliyor bana. Çocukların ve Türkçeyi yeni öğrenenlerin aklını karıştırabilir. Ufak bir kitle deyip geçmeyin. Artık “büyük kitle” diye bir şey yok. Geçtim.
Sonra “müdür” kelimesine takıldım. Bir zamanların ‘kalantor’ tabiri şimdilerin ‘paspas’ sözcüğü oldu. Halen bazı bölgelerde diğer insanlara hava atma titri olarak kullanılsa da çok kısa bir süre içinde anlamı tükenecek (nesli tükenen kelimeler gibi, anlamı tükenen sözcükler de var sanki) kelimeler arasına girecek. Komedi Dükkanı’nın bu “müdür” tabirinin genişlemesinde etkisi var. Yolda “Hoop müdür” diye seslenen birisini duyduğumda aklıma hep Tolga Çevik geliyor ve bu ‘havalı’ titrin bitişini hatırlatıyor. ‘Amir’ kelimesine de kıl olduğumu ve bunun taa ilkokula dayanan bir kıllık olduğunu da unutmuyorum. Yüksek lisans hocalarından birinin her derste (işletme bölümü) “Apreleme” kelimesini kullanmayı becermesine şaştığım gibi bir ilkokul öğretmeninin de (kendi ilkokul öğretmenim) her derste nasıl bu kelimeyi kullanmayı becererek ‘amir’ kelimesinin çocukluk yıllarından itibaren bende ‘pok püsür’ algısı bıraktığını halen çözebilmiş değilim.
Eğitim ile her şeyi çözebiliyorlar mı diye düşünüyorum uzun yıllardır. Daha önce birkaç defa bu konuya girip çıkmıştım ve eğer blog, yazarının kendi düşüncelerini paylaşarak ‘çözüme’ veya ‘gelişmeye’ açıldığı anlamında kullanılıyorsa, yıllardır bende bu hususta herhangi bir çözüm ve gelişme olmadığını da itiraf etmek zorundayım. Yes Man’i izlerken de bu düşüncelere çok sık kapıldım. Bir de ilk eğitim günlerinden itibaren neredeyse dünyadaki tüm bilgiler ile donatılmaya başlayan insan evladının belirli bir yaşın üzerine geldiğinde sadece içinde bulunduğu şehrin adını ve bir iki coğrafi özelliğini (hangi semt nerede, hangi vesait ile gidilir) bilgisi ile hayatına devam ettiğini ve üzerine bir de şehrin nüfusunu aklında tutabildiği zaman çok büyük işler başardığını düşünmem de çok eski zamanlara dayanıyor. (Böyle uzun cümleler kurduğumda çok fazla anlam kayması, devrik cümle, kırık kelime bırakabiliyorum arkamda. Olsun.)
Jim Carrey’in en son komedi örneği olarak Liar Liar’ını sayıyordum. Yes Man’in konusunu okuduğumda da “Liar Liar gibi bir şey” beklememe rağmen gözlerimden yaş gelene kadar güldürmeyi başardı bu film ile. Yalancı Yalancı’nın bir başka versiyonunu izleyerek salondan çıkacağınızı düşünmeyin hiç. Bambaşka bir hikaye bu. 16 Ocak’ta sinemalarda. Jim Carrey’in eski tadını özleyenler için (filme akşam saatlerinde gideceğinizi düşünerek) güzel bir akşam yemeği.
Evet diyebilmek için bile bir eğitime mi ihtiyaç var? Galiba evet. Zaten her gün de bir eğitim değil mi? Okuldaki sadece “öğrencilik mesleği”. Teori ile pratik sadece birbiriyle birkaç ortak harf içeren iki ayrı kelime ve iki ayrı işletim sistemi.
Bir de Fida Film’in film öncesi -jenerik mi denir ona- zımbırtısını değiştirmesi gerekiyor: Çok fazla ‘Tinto Brass’ kokuyor çooook.
Bu şekilde not olarak alınmış 8 şeyden sadece 4 tanesini kullanarak, bitiriyoruz. Bir sonraki post’ta görüşmek üzere.

Body of Lies (Yalanlar Üstüne)

UYARI: Spoiler içerebilir. Titreten aksiyon istiyorsanız Body of Lies’ı seyredin. 19 Aralık’ta sinemalarda.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Acer Aspire One office dokümanları üzerinde çalışmak için biraz zor bir ürün. Noktalama işaretlerine ve shift tuşuna ihtiyacınız olmadıkça iyi ama eğer noktalama işaretlerine fazla ihtiyacınız oluyorsa biraz zor –Q Türkçe klavyede daha da zor sanki. Ayrıca Office 2007 benim için tam bir hayal kırıklığı. Bu kadar köklü bir değişime gitmek, şehir içinde popüler olan bir mağazayı tutup -şehir dışına bile değil- başka bir şehire taşımak gibi geldi bana. Wired’ın kapak konusu olan yazı da (Microsoft’la ilgili olan) bunun üstüne tuz biber ekti. Al Ries ne diyordu “Yöneticiler gerçeklerle ilgilenir, Pazarlamacılar algılarla ilgilenir”. Algı da şehir dışına değil, başka “ülkeye” taşındı bende. Microsoft da “bir yönetici” ile kaçmış değil, dönüşe geçmiş bir treni yakalamaya uğraşıyor bence.

Sonra gelelim bahsi geçen filme. Artılarla dolu akşam, Warner Bros’un daveti ile başladı. Birkaç tanesini sayayım: Film öncesinde izlemek zorunda kaldığınız reklamların olmaması, sigara içmek için bir yerin düşünülmüş olması (en son digital age konferansında sigarayı otelin dışında içmek zorunda kalınca biraz can sıkıcı olmuştu) ve o harika “unlu mamüller”. Utandığım için nereden aldıklarını soramadım. Vişneli olan, şimdiye kadar tattığım en iyi şeylerden biriydi.

Body of Lies’a gitmeden önce IMDB’ye bile bakmadım. Dolayısıyla filmin konusu hakkında hiçbir bilgim yoktu. Daha ilk sahneden türü hakkında bir fikir sahibi oldum. 11 Eylül’den öncesinde The Siege ile başlayan seriye yeni bir film daha eklenmiş: Body of Lies. Çok sert bir film: Terörü neredeyse perdeden hissedecek kadar yakına taşıyor bu film. Hiç beklenmedik anlarda patlayan bombalar “nasıl bir çağda yaşıyoruz” artık diye düşündürtürken terörü kontrol ettiğini iddia edenlerin de bunu körüklediğini düşündürtüyor. Syriana’dan farkı iki farklı coğrafi mekan üzerinde geçmesinden çok Body of Lies’ın ortadoğu coğrafyasında daha çok vakit geçirmesi denilirse hiç de yanlış olmaz. Hatta toplamda filmin Amerika’da geçen sahnesi hiç yok gibi (Russell Crowe devamlı olarak telefonla bölgeyi kontrol ediyor). Filmin “paranoyaları” coşturacak birkaç yanını da söylemeden geçmeyeyim. Cep telefonlarının ne kadar “güvensiz” olduğuna dair sağda solda söylenen sözlerin ne kadar doğru olduğunu gösteren bir film bu. Filmde kullanılan teknolojiler eğer birkaç sene sonra son tüketicinin erişebileceği şeyler olursa dünyanın ne kadar iğrenç bir hal alacağı fikrinden ürperirim. Fakat elbette “komplo teorileri” üretenlere de yine bol malzeme çıkıyor buradan: “Madem uydular ile dünyadaki herkesi bu kadar rahat takip edebiliyorsunuz – then who the fuck is Osama Bin Laden?”

Filmi izlerken elime kalem alıp not tutmadım ama aklımda kalan birkaç cümle vardı ki, Body of Lies’ı benzeri “kötü tablo çizen” filmlerden kendini farklılaştırmasına yardım ediyordu bence. Beni etkileyen cümlelerden biri Amerika’nın ortadoğudaki kolu rolünde oynayan Leonardo DiCaprio’nun, CIA’i temsil eden karakter olan Russell Crowe’a “siz burayı bilmiyorsunuz, uzaktan burası hakkında atıp tutuyorsunuz” benzeri çıkışı ve aşık olduğu kız için bölgede kalmaya karar veren Leonardo DiCaprio’ya Russell Crowe’un “ortadoğuyu kim sever ki?” sorusu idi.


Filmden çıkarken, huzursuz bir şekilde ayrıldım salondan ve görünen o ki bu savaş bir şekilde devam edecek. Her ülke diken üstünde yaşamaya devam edecek.

Ortalığı zaten bok götürürken, şu sıralarda yok mu güzel hikayeler anlatarak insanların içini ısıtacak bir film diye düşündüm. Yoksa artık “eğlenceli” film yapmak “sorumluluk sahibi olmamakla” eşdeğer mi sanılıyor? Herkes “felaket tellalı” rolünü bir şekilde oynar. Hani bırak başka bir şehri, başka bir ülkeye taşınmak falan da kâr etmez…

Meta