Murat Kaya

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

Dünyanın hızı

Hani "Facebook gerçeği" başlıklı kalıp cümle gibi "dünya artık çok hızlı" lafı da vardır. Bu lafı "dünya eskiden saatte 30 km hızla dönüyordu artık 50 km hızla dönüyor yani dünya çok hızlandı" diye algılamak da mümkün. Algı bizim değil mi.

Dünya ne kadar hızlı sorusuna verilecek bir cevap buldum geçen gün. Dr Mehmet Öz'ün The Colbert Report'a çıkacağını öğrendiğim anda Twitter'dan bunu Tweet'ledim. Beş dakika kadar sonra Stephen Colbert'in Twitter'da "artık" beni takip ettiğini bildiren mail geldi!

Saatte kaç kilometrelik bir hıza tekabül ettiğini hesaplayamadım.

Salı, Mayıs 13, 2008

Blog konferansında düşüncelere dalmak

Blog konferansının ilkini kaçırmıştım. İkincisine katıldım. Konferans boyunca, "neden eskisi kadar sık güncelleme yap(a)mıyorum" diye düşündüm.
[Hemen araya giriyorum] Eksik söyledim. Konferans boyunca sadece bunu düşünseydim kendimden nefret ederdim herhalde. "Düşündüklerimden biri de bu idi" diyeyim ve rahatlayayım.

Kendimce birkaç sebep buldum. Önceleri "blog, boş adam işidir" diyenlere aksini ispat etmek için daha sık güncelleyebiliyordum belki. O sırada memlekette binlerce boş adam vardı ve bu lafı diyenlerden bir tanesi bile parmağını kaldırıp iki satırcık karalamadı. "Meşgul görünmeye çalışan" ve "iyiyi takdir etmeyen"den kork, çekin, kaç, uzaklaş, cüzzamlı muamelesi yap, orada durma da nereye koşarsan koş! Birincisi buydu diyelim.
İkincisi ne olabilir; sipariş üzerine yazı üretmekten sıkılan bir insanın kendi istediği şeyleri yazabilme isteğidir belki. [Yeter, daha fazla "belki" lafını kullanma!] Sonunda "not verilmeyen" bir sınav kağıdını doldurma rahatlığı da olabilir.
Üçüncüsü de kimseye bir şey öğretme derdinin olmamasıdır belki [sana bir üst satırda ne demiştim!]. Aslında bu dürtü hiçbir zaman olmamalı çünkü bu derdi en fazla yaşayan insanlar öğretmenler ve değerleri öldükten sonra "anlaşılırmış gibi yapılıyor". Eğitim dünyasında en sevilen öğretmenler, şimdiye kadar gözlediklerim arasında, aslında her dalda/pazarda/sektörde/konuda/branşta/ülkede olduğu gibi "benzerlerinden farklılaşan" öğretmenler: Çünkü onlar "öğretmeye uğraşmıyor". Belki de kendi bildiklerini tekrar edip durmaktan zevk alıyorlar. Bilmiyorum. Hiçbir zaman öğretmen olabileceğimi düşünmedim. Sanırım okuma-yazma bile öğretemem kimseye. (Askere giderken sahip olduğum korkulardan biriydi bu, kulaktan dolma bilgi ile, okuma-yazma öğreterek geçen askerlik hikayeleri.) Tahmin işte bunlar.
Dördüncüsü formatın değişiklik göstermesi olmuştur diye düşündüm. Son zamanlarda daha kısa girişler yapıyorum. Okuması kolay olsun diye mi, yoksa kısa yazmayı becermeye mi başladım, ben de bilmiyorum. (Bunları söylerken yukarıdaki metne baktım, pek kısa görünmedi gözüme.)

Bu satırları yazarken aklıma gelen şey, o sırada da aklıma geldi: Bunları listelemenin ne alemi var? Sanki "neden sık güncelleme yapmıyorum" sorusuna cevap verdiğinde daha mı sık güncelleme yapacaksın ya da güncelleme yapmana yardımcı mı olacak.

Değil aslında.
"Niye yazdım ki ben bunları" diye dertlenmiyorsan eğer, yaz gitsin.
Nasıl olsa daha yapılacak çok şey olduğu gibi, "yazılacak" çoooook şey de var.

Klavye-Klavier-Keyboard

QWERTYUIOP
ASDFGHJKL
ZXCVBNM

Bunlar bir Q klavyedeki harflerin sıralanması.
Üstüne ğüşiöç'i de ekledin mi, oluyor sana bir Türkçe klavye.

Klavye.
Kılavye diye okunur, klavye diye yazılır.

Cumartesi, Nisan 26, 2008

Futbolun bir güzelliği daha

Dün Fifa oynarken aklıma geldi:

Futbolun güzelliklerinden biri de, kendi evindeki ilk maçı 10-0 kaybeden bir takıma bile rövanş şansının verilmesi. Kimse çıkıp da "bu skordan sonra ikinci maçı oynamalarına gerek yok, direkt olarak elensinler" demiyor. Hâlâ bir şans vermeye devam ediliyor.

Ne kadar güzel, öyle değil mi?

Nereden aklıma geldi? Oynadığım şampiyonlar ligi ikinci tur karşılaşmasında, rakibimi deplasmanda 6-0 yendim ve sonra kendimi "rövanşı oynamaya bile gerek yok" diye düşünürken buldum. Halbuki öyle mi? Değil ve iyi ki öyle değil.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Dünya tek bir küre olabilir ama...


Twitter'da bir saat içerisinde cereyan eden bir olay. Hulu'dan sonra böyle bir oluşum yapmanın anlamı nedir? Ayrıca BBC bile podcast'lerindeki müzikleri kesmek zorunda kalıyor, TV'deki birçok programı sitesinden seyrettiremiyorsa... Globalleşmenin yüzde birine bile henüz gelememişiz demektir.
Benzer bir durum NTVSpor.net'in de başına geliyor. Yurtdışında yaşayan Türkler (hangi ülkede olursa olsun, Amerika, İngiltere, Liberya, Güney Afrika, Çin...) NTVSpor.net'teki gol videolarını seyredemiyor. Elbette NTV'nin yapabileceği bir şey yok. TechCrunch'ın ikinci tweet'inde dediği gibi; koskoca firmalar, hâlâ internetin tek bir kitle olduğunun farkında değil! Enteresan bir şey.
PluggedIn.com

Salı, Nisan 15, 2008

Suyun yolunu bulması


Blog, başladığı halini muhafaza ediyor. Uzun yazıların paylaşıldığı bir yer olarak. Uzun yazı dediğim birkaç cümleden fazla olan yazılar. Blog yorumla besleniyor.
MikroBlogging yorumdan bağımsız. Belirli bir karakter sayısı ile sınırlandırıldığı için kendi kendine konuşma hissi uzun sürmüyor.

Michael Arrington'ın bugünkü Tweet'lerinden birini görünce, hah dedim. Hemen tarihe bir kayıt düşeyim, ekran görüntüsünü alıp, üzerine bir Reha Muhtar yuvarlağı koyup, buraya koyayım.

Mecra da, su gibi yolunu buluyor bir şekilde.

Bloga da devam. Twitter'a da.

Pazar, Nisan 06, 2008

Paul Isakson'dan



Yazarından.
Benim karşılaştığım yerden.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

DoubleClick

Uzun süredir, "bunu paylaşmalıyım" dediğim bir şeydi bu.
İlk röportajımı yaptığım kişi olarak hayatımda farklı bir yere oturan Lars Bastholm (AKQA - executive creative director), Ari Paparo (VP Rich Media, DoubleClick), David Rosenblatt (CEO, DoubleClick), Susan Bratton (CEO ve Co-Founder, Personal Life Media Inc.), Paul Frampton, Shar VonBoskirk (Principal Analyst, Forrester Research), Esther Dyson (Chair"woman" EDventure Holdings), Jonathan Bellack (VP of Publisher Core Products, DoubleClick) gibi isimleri alıp, 3 soru ile medyayı, pazarlamayı ve dijitalin geleceğini konuşturan bir prodüksiyon yapmışlar. Hani en azından bir gün süren ve 2000 dolardan ucuza mâlolmayacak bir semineri, bir seferinde sunuvermişler.

Güzel yanı şu ki, sağ tarafta konuşmacının girdiği konuları "highlight" eden bir düzenek de var ve sanki ekrandan size sunum yapılıyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz ve konuşmaların deşifreleri de ayrıca pdf formatında size veriliyor. Üstüne bir kalem bir de defter vermediği kalıyor yani.

DoubleClick'ten, bizlere bir kıyak gibi. Link.

Lars ile yaptığım röportajın giriş kısmı da burada:

O koca kahkaha ise Heath Podvesker'e ait. Girişinden de anlaşıldığı gibi çok neşeli bir sohbetti. Haha! Dünyaları kurtardık. Sigaralarımızı da içtik (Lars'ın sigara kullanmasına şaşırmıştım. Enteresan. Heath, yeşilaycı.)

Pazartesi, Mart 31, 2008

Güzel haberler günü

Bugün ve dün iyi haberler günü oldu.

Az önce öğrendim ki (bir süredir beklediğim haberdi ama olsun) BeFunky.com, Amarikan tabiriyle, "fonlanmış". Çok sevindim. GoldenHornVentures tarafından. Rakam falan sormadım artık. Önemli olan, çabaların karşılık bulması.

Bir önceki post'ta kendimi aciz bir ülkede yaşıyormuşum gibi hissettiğimi söylemem de etkili oldu tabii. Böyle yaşamaya hâlâ alışamadım sanırım. Bir gün acizliğin içindeymiş gibi, öteki gün gelecekten umutlu.

Ondan önce de bir BlockBuster haberi almıştım. E o da güzeldi.

İnsanlara güzel haber vermek kadar güzel başka bir şey var mı diye düşündüm. Para vermek? Miktarı beğenilmeyebilir. Fakat güzel haber vermek, bambaşka. Ölçümlenemez.

Güzel haber verenlere teşekkürler.
[Eleştirel gözlere not: Güzel haber, iyi haber. Hepsi aynı.]

Kulağı hassas olanlara

Kulağı hassas olanlar için güzel bir test. İki ses klibi arasındaki kalite farkını yakalayana, kendi kendine söylenmiş bir "bravo bana" haricinde bir ödülü yok.
Bravo bana.
Link burada.
(Dikkatli gözler için not: Kliplerin üzerindeki ok işareti, Orbit adlı yazılıma ait. Güzeldir, tavsiye edilir. Buradan. Bir süredir kullanıyorum. Çok iyi.)

Cumartesi Kargosu

Cumartesi, saat 17.00 sularında kargo firmalarından birinin ofisine girdim. Tezgaha ulaştım ve karşımda "ne işin var burada" gözleri ile bakan bir kız. "Kargom var" dedim. "Malesef, kargo kapandı, alamayız" dedi. "E peki, şimdi zarfa koyup adresi yazayım, Pazartesi günü gönderseniz de fark etmez" dedim. "Olmaz, emanet alamıyoruz" dedi.

Emanet dediği şey, kargo ve biz bu diyaloğu bir kargo ofisinde yaşıyoruz. Enteresan dedim ve orayı terk ettim.

Kargocuların nasıl bir sistemle çalıştığını bilmiyorum ama müşterinin istediği vakitte kargosunu alıp gönderemiyorsa kargoculuk sektörünün gidecek daha çok yolu olduğu düşünüyorum ben. Bir zamanlar Pazar günleri bazı gazeteler çıkmazdı mesela. Onun gibi. Şimdi sıkıysa Pazar günü (veya herhangi başka bir gün) gazetenizi çıkarmayın, bir daha gazetenizi alacak bir kişi bulabilir misiniz.

Bir gün Pazar akşamı saat 20.00'de bile kargo gönderilebilecek ve bu not "antika post" olarak kalacak.

Ha bir de, o ofisten çıkarken kendimi aciz bir ülkenin vatandaşı gibi hissettim. Takvim 2008'i gösterirken. "Gönderemezlermiş!"

Perşembe, Mart 27, 2008

Tespit mi

Kevin Rose'u, Luke Wilson'a benzeten bir tek ben miyim?
Burak? Ne dersin? (TespitYap'ta geçmiş miydi?)

Mynet video kapanmazmış

Bugün ofisteki bilgisayarlardan birinin önünden geçerken, bir banner dikkatimi çekti. Mynet açıktı ve sayfanın en üstündeki banner'da şöyle bir şeyler yazıyordu: "Diğer video siteleri kapatılır, Mynet asla kapanmaz".

Görür görmez şok oldum. Webrazzi gibi forumlarda bu tip kapatmalardan sevinen insanlara "şark kurnazı" benzetmesi yapılıyordu. Mynet'e de "koskoca" denir mi bilmem ama koskoca banner vardı orada. Şimdi bakındım ama bulamadım... Acaba mynet videoyu kapatacağına, o banner'ı mı kapattı diye düşündüm.

Videolardan bahis açmışken, bambaşka bir proje; Seesmic hoşuma gitti. Dizüstü bilgisayarımda kamera yok ama yeni bir bilgisayar almaya kalksam aklıma Seesmic gelir ve sırf onun için öyle bir model ile ilgilenebilirim herhalde. Şimdilik sadece izlemek ve "nasıl geliştirilebilir" soruları üzerinde düşünmeyi tercih ediyorum. Loic Le Meur'ün projesi ve her gün birkaç konu açıyor. Cesur adam! O aksan ve ses tonu ile İngilizce konuşması takdire şayan.

Pazar, Mart 23, 2008

Yalnız değiliz

"Dillerin Katli" gibisinden bir kitap almıştım geçtiğimiz aylarda ama sadece giriş kısmını okuyup kalmıştım. Daha müsait bir vakitte okumak için kitapları kenarda tutuyorum. Umarım, yaza doğru hepsine girişip bitiririm.

Yeni değil, uzun süredir konuşuluyor. Sosyal ağlardaki yükseliş ile konuşulmaya da devam edecek ve her zaman olacak: Dilimize ne oluyor sorusu.

Bu konuda tek değiliz. Buyrun buradan. Neredeyse tüm dünyada konuşulan bir dil bile...

İngilizce kurslarından acaba hangisi çıkıp da "Türkçeyi koruyoruz. Yalnızca İngilizce öğretiyoruz." diye reklam yapacak bakalım.

Twitter

Şu sıralar geliştirilmekte olan çoğu web servisinin (tamamı da diyebilirim aslında) kullanım alanlarının nasıl olacağına dair, kurucularının bile bir belirsizlik yaşadığını hissediyorum. Normaldir elbette. Geliştirdiğiniz bir sistemin, sizin hesap ettiklerinizden çok farklı işlere de yarayabilmesi mümkün.
Blog yazmaya başladığım zaman da, blogger'ı nasıl kullanacağıma dair uzun süre bocalanmıştım. Şu anda bile blogu nasıl kullandığımı tam olarak bilemiyorum. Herhalde "paylaşıma açık bir not defteri" olarak kullandığımı zannediyorum.
Twitter'da da benzer bir karmaşa yaşıyorum. Çeşitli kullanım şekillerine bakarak, kendim için de uygun olabilecek bir model bulmaya uğraşıyorum. [Bu arada rastladığım güzel Twitter kullanımlarından biri de şu idi.] Bir süredir ifade etmekte zorlandığım şeyi sevgili Yalçın'ın, yine Twitter'da bir gönderi olarak çözdüğünü görünce rahatladım. Gerçi taa 14 Mart'ta etmiş bu lafı ya:

Twitter'ını takip edip de blogunu izlemediğim kimse yok. Bu yüzden blog postlarını bir de Twitter'dan duyurmayın bence. Mantıksız.


O kadar çok servis ve o kadar çok içerik var ki... Türkçe içerikle uğraşmaya vakit kalmıyor sanırım. E yazık tabii.
"Web çıldırması"nın hikayesi yazılmalı. Çünkü gürültüsü olmayan bir çıldırma modeli bu...